Kapak

“İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler. İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür. Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.”

Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım'ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık. Hiç işte, hiç bir şey olmadı. "Şikâyetçi misin" "Değilim Komutanım". Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte.

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, linçin, kıstırılmışlığın romanı. Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...

Satın almak için: D&R sanal mağazadan satın alın Hepsiburada sanal mağazadan satın alın İdefix sanal mağazadan satın alın Kitapyurdu sanal mağazadan satın alın Pandora sanal mağazadan satın alın Robinson Crusoe 389'dan satın alın


Video


Hasan Ali Toptaş

1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de, ikinci öykü kitabı Yoklar Fısıltısı 1990’da yayımlandı. Ölü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmada mansiyon aldı ve Sonsuzluğa Nokta Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. 1994’te Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Bin Hüzünlü Haz adlı romanı ise 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın ayrıca Yalnızlıklar adlı şiirsel metinlerden oluşan bir kitabı, Kayıp Hayaller Kitabı adlı bir romanı, Ben Bir Gürgen Dalıyım adlı bir çocuk romanı ve Harfler ve Notalar adlı bir deneme kitabı vardır. Toptaş’ın son romanı Uykuların Doğusu 2005’te yayımlandı.


Söyleşi

Okurlarınız yeni romanınızı uzun zamandır bekliyorlardı… Sekiz yıl oldu, neler yaptınız o arada?
Uykuların Doğusu yayımlandıktan sonra üç yıl hiç yazamadım. Bu üç yıl ecnebi diyarlarda söyleşilerle geçti; Hollanda, Almanya, Avusturya ve İsveç’in 28 şehrinde 32 söyleşi yaptım. Sürekli oralara gidip geldim. Ben hareketi sevmeyen, sakin ve sessiz biriyim; dolayısıyla üç yıl boyunca hiç yazamadım. Keşke gitmeseydim dediğimde üç yıl geçmişti bile. Bir de böyle yavaşlığım var.
  • Hasan Ali Toptaş
  • Hasan Ali Toptaş

    Fotoğraflar: Ümit Bektaş / Baskı için basın kiti

Kitaplarınızın değişik isimleri var. Heba isminin de bir hikâyesi vardır mutlaka. Bazen başta isim belirir bazen yazarken kendini gösterir… Nasıl oldu?
Başlangıçta romanın bir adı yoktu. Ben romanın adını baştan koymaktan korkarım zaten, ad beni sınırlar, çağrışımlarıyla metne baskı yapar diye korkarım. Bu nedenle epeyce yol aldıktan ya da roman bittikten sonra bir ad koyarım. Heba’yı yazarken bir ad bulmuştum, o da tek kelimeydi ama o günlerde o adla bir roman yayımlandı ve ben o addan vazgeçmek zorunda kaldım. Sonra yeni bir arayış başladı. Toz anlamına yahut içinde âlemdeki bütün suretlerin açıldığı madde anlamına gelen, tasavvufta da adı olan âmâya ve cismi bulunmayan Anka’ya benzetilen Heba’nın romanın ruhuna uygun olacağını düşündüm.
Fantezi, rüya, hatıra, bugün, köy ve metropol… İçerde dolanan bir insani mesele ve finalde toplanan iyi bir örgüsü var Heba’nın. Siz yazarken nerede yavaşladınız, neresi için beklediniz veya zorlandınız?
Ben hep yavaşım zaten, bu cümle açık heceyle bitiyor, önceki de öyleydi, böyle peş peşe olur mu, ses bozuluyor diye iki cümlenin başında bir hafta döner dururum. Romanlarımın hepsini, bu kez bu romana benzemeyecek korkusuyla yazdım. Heba’da da öyle oldu. Bu korkuyu kaybetmek de istemiyorum bir yandan. Heba’yı yazarken, bir çocuğun sapanla kuş vurduğu yerde durdum. Çocuk sapanın lastiklerini germiş ve kuşa nişan almıştı ama metin ilerlemiyordu. Nedenini de bilmiyordum. Aynı sayfayı bir haziran ayından öteki haziran ayına kadar tam bir yıl boyunca yazdım ve sapan lastikleri öylece, bir yıl gerili kaldı. Evet, tam bir yıl… Roman sanatının insana sabrı öğreten, insanı derviş kılan bir yanı var.
Sizin kendinize özgü bir üslubunuz, dili kullanma maharetiniz var. Sanki bu roman onun üstüne de bir şey koymuş. Nedir sizce Heba’nın farkı?
Daha önce beni okuyanlar böyle bir roman yazacağımı da tahmin ederler miydi bilemiyorum. Hayata temas ediş şekli ve kullandığım kelimelerin bereketi açısından Heba’nın önceki romanlarımdan daha farklı olduğunu düşünüyorum. Umarım öyledir… Bir de, galiba daha pervasızım bu romanda.